| Mad 的个人资料İslam güzel ahlaktır照片日志列表 | 帮助 |
|
12月31日 Dualarim neden kabul olmuyor...?Bu sorunun yanitini A.Metin Saruhan hocamin tefsirinde buldum ve cok onemli bir husus oldugundan sizlerle paylasmak istedim: "Dua insanın Allah’u Tealâ karşısında acziyetini bilip Allah’tan muradını istemesidir. Her yapılan duanın illâ karşılığını bu dünyada alacak diye bir kaide de yoktur. Allah kullarını çok sever. İnsanların da Allah’tan istemeleri bitmez. Lâkin insan gaybı bilmediği için kendi hayırına olmayan, ama istediğini hayır gibi görüp, Allah’a niyaz ettiğinde, kaderinde de böyle istediği bir şey de yok ise, Allah onu ona vermez. Bunamukabil insan Allah’ın kendisine vermediği isteğine sabrederse, Ahiret aleminde önünde yapmadığı bir çok sevaplar görür ve Allah’a sorar. Ya Rab! Bu sevapları ben işlemedim bunlar benim midir? der. Allah’u Tealâ’ da: "Ey benim kulum! Sen benden şöyle şöyle duada bulundun, o senin hayrına olmayacağı için ve senin arzu ve isteğinin kaderinin dışında olduğundan biz sana onu dünya aleminde vermedik. Sende bu isteğinin yerine gelmeyişi ile buna sabır gösterdin. Bugün bu sevaplar, senin o gösterdiğin sabrın ve Rab’bına teslimiyetinin mükâfatıdır" der. Ahiret aleminde sabrının karşılığını alır. İşte hiçbir dua yok ki, kabul olmasın. Eğer kişinin istediği kaderinin dışındaysa muhakkak Allah ona o sabrından dolayı öte alemde bir çok sevaplar hazırlar. Bu bakımdan insan, Allah’a devamlı duada bulunmalı, acziyetini bildirmeli, ihtiyaçlarını arz etmelidir. Şöyle bir soru aklımıza gelir. Allah halimizi bilmiyor mu da bize dua ettiriyor? Muhakkak ki Allah halimizi biliyor. Senin de kaderinde Allah’a duayla alacağın sevaplar olduğundan duada bulunuyorsun. İnsanın avuç açıp Rab’bına yüzünü çevirmesi ve ona rücu etmesi, Allah’ın çok hoşuna gider. Öyleyse Allah duadan hoşlanırsa bende onun hoşnutluğunu kazanmam için ona duadan geri kalır mıyım? Rabbim benim halimi bilmesine rağmen, ona yüzümü çevirip teslim olmaz mıyım? Onun için Allah siz isteyin buyuruyor.Bazı insanlar ben dua ettim, benim duam kabul olmadı der. Allah’ı cimrilik ile itham eder. Halbuki Allah ganidir. Siz isteyin buyuruyor. Allah âlemleri insanlar için yarattı. Allah ise âlemlerden beridir. Bu bakımdan insanın yaratılışında acelecilik olduğundan, isterki ben Allahtan istediğim zaman, Allah’ta bana hemen versin. Allah muhakkak hemen de verir, fakat insan sabretmesini bilmelidir. Allah’ın vereceği nesneyi sebeplere bağlayıp, zaman içersinde kişiye vermesi daha güzel olmaz mı? Kişi sabrı öğrenir, kendisi mücadele etmeyi öğrenir, hayatın gelecek olan her türlü musibetine karşı direnmeyi öğrenir. Öbür türlü hazır beslenen bir çocuk durumuna gelir. Bu bakımdan Allah, herşeyi sebeplere bağlamıştır." http://www.asr-isaadet.net/tefsir/anasayfa/index.htm Selametle 12月27日 Asr-i SaadetSelamun aleykum degerli arkadaslar,
ne kadar cok sorularimiz var kafamizda degil mi...? Ne buyuk bunalimlardayiz degil mi? Halbuki bu sorulari sordugumuzda ya bizi tatmin eden cevaplar alamiyoruz, yada aldigimiz cevaplar bizi daha da cok bunalima surukluyor.
Sizlerle bir site paylasmak istiyorum:
Bu sitede, sorabilecginiz neredeyse her soruya bir cevap bulacaksiniz ve ilminizi artiracaksiniz insaallah.
Burada bir tefsir mevcut. Bir ilim deryasi olusturan 8 ciltten ibaret. Ve her sali, persembe ve cumartesi gunu Turkiye saatiyle 21.00da sorularinizi sorabileceginiz canli bir sohbet mevcut.
Geldigimiz bu gecici dunyada ne kadar ilim edinirsek o kadar kârdayiz bildiginiz gibi... Onun icin arastirin, bakin... Saf niyetinizi gosterin!
Allah cumlemizin ilmini artirsinve salihlerden eylesin. Amin.
Selametle 3月30日 Matrix
İzlediniz değil mi bu filmi? Muhtemelen hepiniz izlemişsinizdir… Çoğumuzun da hoşuna gitmiştir.
Ne anlatılıyor bu filmde?
İnsanlar makineler tarafından kontrol altına alınmış, Matrix denilen sunni, gerçek olmayan bir dünyaya yerleştirilmiş ve bundan haberleri yok… Aslında bir pil olarak kullanılıyorlar ve bunu bilmeden, aldırmadan yaşıyorlar… O gerçek olmayan dünyadan sıyrılan bir kaç insan var ve bunlar da insanların aydınlanması, yaşadıkları dünyanın gerçek olmadığını göstermek için mücadele veriyorlar.
Aslında bu film dolaylı olarak İslam’ı ve bizim halimizi anlatıyor… Nasıl mı?
Düşünün ki, Matrix’de yaşayıp gerçek dünyanın varlığından haberi olmayanlar İslam olmayanlar ve Matrix’ten kurtulup gerçek dünyayı görenler İslam olup dinini uygulayanlar, nefsinizi islah edenlerdir…
Bu dünyada (filmde Matrix) biz de yalanlarla, süslerle ve sadece hayalden ibaret olan görüntülerle yaşıyoruz, halbu ki gördüklerimiz, duyduklarımız ve hayallerimiz bir yalandan, bir süsten ibaret. Bize bu süsün, bu yalanların gerçek olduğuna inandıranlar ise, filmde makineler, gerçekte ise nefsimiz ve şeytandır… Gözümüzü süslerle boyayıp, aslında onların bir aleti olduğumuzu unuttururlar. Kendini bu dünya sevgisinden sıyırmış, nefsiniz temizlemiş ve Allah’a ve gerçek dünya olan ahirete yönlenmiş olan insanlar, bu dünyada bu hayallere kapılmayıp, kendilerini yalan olan dünyaya bağlamayıp gerçeği görürler.
Mavi hapı alan, yani zevke, sefaya, mal, mülke, şöhrete ve nefsine uyar… Gerçeği görmek istemez. Kırmızı hapı alanlar ise, yalan olan dünya ve içindeki bütün süslerden vazgeçip, gerçeği görmek isterler… Bunun için uğraşan, nefsini temizleyene ise, Allah kendi tarafından bir furkan verir ve anlayış verir.
Gerçeği mi görmek istersiniz, yoksa yalan olan dünyada olan yaşantınıza devam etmek mi istersiniz…? Mavi hapı mı alırsınız, yoksa kırmızı hapı mı…?
„Biz yeryüzündeki şeyleri kendisine süs olsun diye yarattık ki, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini deneyelim“ (Kehf – 7)
„Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. […]“ (Hadid – 20)
Neo olmak ister misiniz…? O zaman Allah’a ve nefsinizi temizlemeye yönelin, size Matrix’in daha da ötesini gösterir…
Selametle 3月13日 Mesnevîden: Bir emîrin, ağzına yılan kaçan birisini incitmesiMesnevîden: Bir emîrin, ağzına yılan kaçan birisini incitmesi
Akıllı birisi atına bimiş gidiyordu. Uyumuş bir adamın da ağzına yılan giriyordu. Atlı onu gördü. Yılanı ürkütüp kaçırmak için atını sürdü ise de başaramadı. Atlının aklı fazla idi. Yâni çok şeye aklı erdiği için, uyuyan adama var gücü ile bir kaç topuz vurdu. Adam topuzun acısından sıçradı, bir ağacın altına kaçtı. Ağacın altına bir çok çürük elma dökülmüştü. Atlı: „Ey dertli kişi bu elmalardan ye!“ dedi. Adama o kadar elma yedirdi ki, artık yedikleri ağzından geri gelmeye başladı. Elma yiyen garip: „Ey Emîr!“ diye bağırdi. „Ben sana ne yaptım ki bana böyle zulm ediyorsun? Bunun sebebi nedir? Gerçekten de canıma bir kasdın varsa bir kılıç vur. Birden kanımı dök, iş bitsin.“ dedi.
„Sana göründüğüm saat ne uğursuz saatmiş, senin yüzünü görmeyen kişi ne mutlu kişidir. Bir cinayet işlemeden, az çok bir suç yapmadan bu sitemi, bu zulmü dinsizler bile câiz görmez. Söz söylerken bile ağzımdan kann fışkırmada. Allah’ım, bu adamın cezasını ver.“ Her an ona kötü sözler söylemekte, lanet etmekte idi. Atlı ise „Bu ovada koş bakalım.“ diye durmadan ona vuruyordu.
Adam atlının korkusundan, topuz acısından rüzgar gibi koşmaya başladı. Koşuyordu ama, yüz üstü yerlere kapaklanıyordu. Karnı tıkabasa dolu idi. Gözünden uyku akıyordu. Yorgundu. Ayakları, yüzü yara bere içinde kaldı. Bedeninde de yüzlerce yara açıldı. Atlı akşama kadar o adamı koşturdu durdu. Sonunda adamın safrası kabardı. Kusmaya başladı. Onun yediği her şey ağzından çıktı. O yemeklerle beraber yılan da dışarı fırladı.
Ağzından o yılanın çıktığını görünce, o iyi kalpli kişinin, o atlının önünde yerlere kapandı. O kara, çirkin, iri yılanı görünce bütün dertlerini unuttu. Atlıya dedi ki: „Sen rahmet cebrâilisin, yahut da nimetler veren bir lutuf sahibisin. Seni gördüğüm saat ne kutlu bir saatmiş; ben ölmüş gitmiştim, bana yeniden can bağışladın. Senin yüzünü görene, yahut ansızın mahallene gelene ne mutlu…
Ey tertemiz ve övülmeye layık olan ruh! Sana ne kadar kötü, ne kadar boş sözler söyledim. Ey benim efendim! Ey padişahlar padişahı! Kusura bakma, o sözleri ben söylemedim. Benim bilgisizliğim söyledi. Eğer bu hali azıcık bilmiş olsaydım, münasebetsiz sözler söylemezdim. Bunu bana birazcık açsaydın ey güzel huylu! Ben seni överdim, hem de çok överdim. Fakat susyor, coşup köpürüyor, bir şey söylemeden başıma vuruyordun. Başım sersemledi, aklım başımdan gitti. Zaten beyni küçücük olan bu başta akıl mı kalır? Ey güzel yüzlü, ey güzel işli! Beni bağışla, söylediklerimi deliliğime ver.!
Atlı adam dedi ki: “O hali birazcık anlatsaydım ödün patlardı. Ciğerin de o anda erir, su kesilirdi. Yılanı sana anlatsaydım, onun nasıl olduğunu söyleseydim, korkudan canın çıkıverirdi. Hz. Mustafa (sav) efendimiz de buyurmuştur ki: “Sizin kendi içinizde, canınızda olan düşmanı, yani nefsinizi size açıkça anlatacak olsam, cesur kişilerin bile ödleri patlardı. Ne yola gidilebilir, ne de bir işin çaresine bakarlardı. Eğer Peygamber efendimizin bildiklerini bir kişi bilmiş olsydı, ne niyaz etmeye, yalvarmaya gönlünde bir güç bulabilirdi, ne bedeninde oruç tutmaya, namaz kılmaya bir kuvvet kalırdi. Kedinin önündeki fare gibi, yok olur giderdi. Kurdun önündeki kuzu gibi ölürdü. Ne hilesi kalırdı, ne de yolu yordamı. Onun için, ben, içinizdeki korkunç düşmanı size söylemeden sizi terbiye etmede, yetiştirmedeyim.“
Atlı içine yılan giren adama dedi ki: “Eğer sen içindeki yılanı biseydin, ne elma yemeye kuvvetin kalırdı, ne yol yürümeye, ne de kusmaya… Senden uygunsuz sözler işitmekle beraber, atımı sürüyor, seni koşturuyordum. İçimden de: “Ya Rabbi, yılanın çıkmasını kolaylaştır.” diye dua ediyordum. Seni koşturduğumun sebebini söylemiyordum. Fakat seni kendi haline bırakmak da elimden gelmiyordu.“
Yılandan kurtulan adam secdeler ediyor; „Ey bana kutluluk, ey benim devletim, definem, hazinem! Ey yüce kişi, bu hayılı işin karşılığını Allah’tan bul. Bu zayıfın sana şükr etmeye gücü, kuvveti yok. Ey kendisine uyulan er! İyiliğinin karşılığını sana Allah versin. Bende sana şükredecek dudak da yok, çene de yok, ses de yok.“ İşte akıllıların düşmanlığı böyle olur. Onların verdikleri zehir bile cana safadır, ruha gıdadır.
Selametle.. 2月24日 Allah ile "sohbet"Dedim: Çok yalnızım.
Dedin: ... فَإِنِّي قَرِيبٌ Ben ki sana çok yakınım. Bakara-186
Dedim: Evet biliyorum sen bana yakınsın ama ben senden uzağım, keşke ben de sana yakın olabilseydim.
Dedin: وَاذْكُر رَّبَّكَ فِي نَفْسِكَ تَضَرُّعاً وَخِيفَةً وَ دُونَ الْجَهْرِ مِنَ الْقَوْلِ بِالْغُدُوِّ وَالآصَالِ Rabbini sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Araf-205
Dedim: Buda senin yardımını ister
Dedin: أَلَا تُحِبُّونَ أَن يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Nur-22
Dedim: Tabii ki, beni affetmeni çok isterim.
Dedin: وَاسْتَغْفِرُواْ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُواْ إِلَيْهِ (Öyleyse)Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Gerçekten benim rabbim, esirgeyendir, sevendir. Hud-90
Dedim: Çok günahkârım, bu kadar günahla ben ne yaparım?
Dedin:أَلَمْ يَعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ هُوَ يَقْبَلُ التَّوْبَةَ عَنْ عِبَادِهِ Allah'ın, kullarının tövbesini kabul edeceğini.. ve Allah'ın tövbeyi çok kabul eden ve pek esirgeyen olduğunu hâlâ bilmezler mi? Tevbe-104.
Dedim: Defalarca tövbe edip tövbemi bozdum, artık yüzüm kalmadı.
Dedin: اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ (2) غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِِ Allah aziz ve bilendir, o günahları bağışlayan ve kullarının tövbesini kabul edendir. Ğafir-2/3.
Dedim: Bunca günahım var,hangisinin tövbesini yapayım?!
Dedin: إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا Allah bütün günahları bağışlayandır. Zümer-53.
Dedim: Yani yine gelsem yine beni bağışlar mısın?
Dedin: وَ مَن يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ اللّهُ Allah'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur. Ali İmran-135.
Dedim: Ne kadar güzelsin Allah'ım! Bilmiyorum bu sözlerin karşısında niçin böylesine içim içime sığmıyor ve erimeye başlıyorum, seni çok seviyorum.
Dedin: إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَ يُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ Şüphesiz ki Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever. Birden 'İlahım ve Rabbim benim senden başka kimim var' dedim. Sen de أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ 'Allah kuluna yetmez mi?' (Zümer-36) dedin.
Dedim: Sen ki beni bu kadar çok seviyorsun ve bana karşı bu kadar iyisin ben ne yapabilirim?
Dedin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا (41) وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا (42) هُوَ الَّذِي يُصَلِّي عَلَيْكُمْ وَمَلَائِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا Ey inananlar! Allah'ı çokça zikredin. Ve O'nu sabah-akşam tesbih edin. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmetini gönderen Odur. Melekleri de size istiğfar eder. Allah, müminlere karşı çok merhametlidir. Ahzap-41/43.
Kendi kendime dedim: Allah'ım seni çok seviyorum. 9月20日 Mevlana'dan yedi öğüt
Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
Şevkat ve merhamette güneş gibi ol 6月3日 iyi insan olmak...
Selamun aleykum kardeşlerim.
Siz kardeşlerimle önemli bir konuyu paylaşmak istiyorum. Kendinize şu soruyu sordunuz mu hiç: „Ben niye bu kadar kötülük ile karşılaşıyorum?“.
Bu sorunun çok genel anlamda iki cevabı vardır:
- Allah’ın bir imtihanı, - Sizin yaptığınız bir hatadan kaynaklanıyor
İlkini inceleyelim. Yani başımıza gelenin Allah’ın bir imtihanı olarak gelmesini. Bazı insanlar bazı musibetlerin, yani insanın başına gelen kötülüklerin Allah’ın bir imtihanı olabileceğini söyleyince şaşırıp anlamakta zorluk çekiyorlar. ‚Nasıl olur ya, Allah niye benim başıma kötülük versin ki?!’ gibi yanıtlar verebiliyorlar.
„Olabilir ki siz, bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa ki o sizin için bir hayırdır. Yine olabilir ki, siz bir şeyi seversiniz, oysaki o sizin için bir kötülüktür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara suresi, 216ncı ayet)
Allah kimi insanlara istediklerini vermeyip, veya kötü bir durumla karşılaştırıp dener....Sebebi de, sizin sadakatınızı görmektir. Yani, Allah’a ne kadar güveniyorsunuz veya O’nun kararına ne kadar boyun eğiyorsunuz diye. Boyun eğip Allah’a güvenenler, yani kadere inanıp isyan etmeyenler bu imtihanı kazanmış olurlar. Bu kazanmanın mükafatı, yani karşılığında alacağı ne midir? Allah’ın bu dünya ve öbür dünyada vereceği iyiliktir.
Yani başımıza gelebilecek kötülüklerin bir sebebi Allah’ın bizi deneyip büyütmek istemesidir... Güvenip öğrenen kazanır, isyan eden kaybeder.
Gelelim ikinci ihtimale, yani yaptığımız bir hatanın sonucu olarak kötülüğün başımıza gelmesine. İnsanın değerine dair toplum tarafından üretilmiş belirli kriterler vardır. Genelde toplum insanların dış görünümüne bakıp değer biçer. Mesela ‘şuna bak züppe züppe geziyor’, ‘şuna bak küpesi var’, ‘şuna bak güya bizden çok biliyor’, ‘şuna bak başörtüsü bile yok’... ve 10 sayfa doldurabilecek diğer sorular.
Dikkat ettiniz mi? Sorular hep başkalarına yönelik. İnsan sürekli başkasına bakmayı sever. Geçen yazımda değindiğim gibi ‘niye şunun şusu varda benim yok’, ‘bu niye bu kadar akıllı da ben değilim’, ‘ondan nefret ediyorum!’, ‘çok şöyle böyle..’, ‘o adam değil’ gibi haset ve kin içeren cümleler geçer kafalarımızdan.
Başımıza gelen kötülüklerin büyük sebeplerinden birisinin bu sorular olduğunu söylesem bana inanır mısınız?
İslam ahlâkı, yani iyi insan olmanın yolu bize başka insanların hatalarına değil, kendi hatalarımıza ve düşüncelerimize bakmayı öğretir.
Bunun uygulaması ise, aileden başlayıp bütün insanlara karşı hayata geçirilir. Yani insanlar hakkında hüküm vermeden önce ‘ben buna şimdi kızıyorum/haset ediyorum/öfkeleniyorum ama ben aynısını yaptım mı ve yapıyor muyum?’ sorusunu sorup susmaktır. Haksızlığa karşı takınılacak tavır tabii ki farklıdır ve susmayı gerektirmez.
“O (Allah'tan hakkıyla korka)nlar (....) öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever” (Al-i İmran suresi 134)
Başımıza gelen musibetlerin sebeplerinden bazılarını gördük.. Önlemimizi alalım ve kendimizi bu dünya ve öbür dünyada bizi bekleyen sıkıntı ve musibetlerden koruyalım.
Seçim elimizde - ‘uyuşturucuyu alma, tehlikelidir, seni kötülüğe sürükler, hayatını berbat eder’ dediğiniz şahıs demenize rağmen uyuşturucu kullanıyorsa, o şahsa akıllı dermisiniz? Hayır, çünkü kendisini kötülüğe sürükleyen bir şeyi, uyarılmasına rağmen kullanıyor.
Kin, haset, kibir, cimrilik, fitne fesatta bu uyuşturucu kadar tehlikeli şeylerdir.. Uyarılmamıza rağmen hala devam edersek, uyuşturucuyu zararlarına rağmen kullanan insandan hiç bir farkımız olmaz. Allah’ın sürekli bize söylediği gibi ‘düşünelim’!
Öğüt alıp iyilik yapan, insanları affeden, merhamette bulunan iyi insanlar olmamızın dileğiyle...
Selamletle 2月10日 Kısa tefekkür
Düşündüklerimiz ile yaşadıklarımız bir mi..? İki yüzlülük yapıyor muyuz?
Misal:
Müslüman olmayan bir insan ile (müslüman olmayan Türklerin oldugunu da unutmayalım) İslam hakkında muhabbet ediyoruz… İslam’ın emrettiği herhangi bir kuralı sayıyoruz., yalan söylememek/dürüst olmak, insanlara karşı hoşgörülü davranmak, haset etmemek, kıskanmamak, alkol içmemek gibi.. Müslüman olmayan soruyor: „Peki sen bu saydıklarını hayatına geçiriyor musun?“ Dürüstçe cevap verebiliyor muyuz…? Cevabımız dürüst olmasa ne olur? Eninde sonunda ortaya çıkar dürüst olmadığımız ve bahsi geçen şahsı İslam’dan uzaklaştırmış oluruz. Bunun sebebi de, dinimizi söylediğimiz şekilde yaşamadığımızdır. Veya çok daha kötüsü, sadece insanların bakıpta „bak bak, ne dindar insan demeleri için ibadet ediyor muyuz, iyilik yapıyor muyuz?“
„Ağızlarıyla, kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir.“ (3:166)
„Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır; hayra da mâni olurlar.“ (107: 4-7)
Haset ediyor muyuz?
Misal:
Arkadaş, tanıdık, akraba, dost, eş gibi çok yakınımızda bulunan şahıslara karşı kalbimizde neler besliyoruz? Kime yukarıdaki geçen şahıslar hakkında ne düşündüklerini sorarsanız sorun, positif bir cevap alırsınız. „O benim arkadaşım/dostum/akrabam… nasıl kötü düşünürüm, çok iyi bir insandır!“. Başka insanları bir kenara bırakıp, kendi kalbimizde neler beslediğimize bakalım.. „O’nun şöyle arabası var. Onun gibi adama nasıl böyle araba düşer… eş düşer… iş düşer..?“ Bunları düşünüyor muyuz? Samimi olarak bakalım kalbimize.
„Ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!“ (113:5)
„Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir.“ (3:119)
“Allah içinizde ne varsa hepsini bilir.” (3:154)
Kıskançlık, öfke, kendini beğenmek, başkalarına zararın uğramasını istemek, bunlar insanın kalbini karartan hastalıklardandır… Kendimizi samimi bir şekilde sorguya çekip düzeltmemiz lazım. Okunan başka bir yazı olmasın, düşünelim, ibret alalım ki doğru yola bir adım daha yaklaşmış oluruz Allah’ın izniyle.
Selametle 12月24日 Kurban BayramıMuhterem Müslümanlar!
Bugün, vatanımızda iman dolu gönüllerle, sağlık sükun ve huzur içinde Kurban Bayramını idrak etmiş bulunuyoruz. Yalnız bizler değil, İslam alemindeki milyonlarca Müslüman, îman etmenin, Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in yolunda bulunmanın sevinci içinde, bu büyük günü kutluyor. Bugünlerde yüz binlerce Müslüman, büyük bir coşku ve heyecan içinde kıblegahımız olan Kâbe-i Muazzama etrafında tavaf edip Yüce Allah’a hamd ü senada bulunarak hac farizasını yerine getiriyor.
Bayramlar sevinçlerin paylaşıldığı, gönüllerin coştuğu, kalplerin yumuşadığı, akraba ve komşuların ziyaret edildiği, öksüz ve yetimlerin sevindirildiği, misafirlerin tebessümle karşılandığı ve ikramların yapıldığı mutlu günlerdir. Değerli Mü’minler! Kurban bayramında Allah’a yakın olmak niyetiyle mukim ve zengin olan her Müslüman kurban kesmelidir. Çünkü hem Kur’ân’da hem de sevgili Peygamberimizin Sünnetinde kurban kesmeye önemle vurgu yapılmıştır: Yüce Rabbimiz Kevser suresinin ikinci âyetinde “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” buyurmuştur. Sevgili Peygamberimiz (a.s.) ise, “Ademoğlu, kurban bayramı gününde Allah için kurban kesmekten daha sevimli bir iş yapmış olmaz” hadisi ile bu ibadetin ne derece faziletli olduğunu ifâde etmiştir (Tirmizî, Edâhî, 1). Her ibadette olduğu gibi kurban ibadetinde de ihlaslı olmak ve yalnız Allah’ın rızasını gözetmek temel prensiptir. Nitekim Yüce Allah, “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz, fakat, O’na sizin takvanız ulaşır...”[Hac, 22/37] buyurarak bu prensibe işaret etmektedir. Aziz Müminler! Bayram günlerini, günahların bağışlanması için bir fırsat olarak değerlendirelim, büyüklerimizi mümkünse ziyaret ederek, değilse telefonla arayarak onların dualarını alalım Annemizi, babamızı, büyüklerimizi, komşu, dost ve akrabamızı ziyaret ederek gönüllerini hoş edelim. Çocuklarımıza göstereceğimiz sevgi ile onlara bayram sevincini yaşatalım. Yüce Rabbimizin ve sevgili Peygamberimizin emir ve öğütlerine uyarak, bayramlarda mâli imkanlarımız nispetinde yoksul kardeşlerimize yardım edelim, yetimleri sevindirelim, kestiğimiz kurbanların etinden yoksullara da vererek onların da bayram sevincini yaşamalarına vesile olalım. Varsa aramızdaki dargınlıklara son verelim. Hastaları ziyaret edip onlara şifalar dileyelim. Ahirete göçmüş olan büyüklerimizi, yakınlarımızı, tanıdıklarımızı hayırla yad edelim. Bu duygularla mübarek Kurban Bayramınızı tebrik eder, milletimizin birlik ve beraberliğine, tüm insanlığın huzur ve sukununa vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ederim. http://www.diyanet.gov.tr/turkish/hutbe.asp?h_id=191 10月11日 İlim ve tembellik„Oku O yaratan Rabbinin adıyla! Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.“ (Alak – 1/3)
Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi üzerimize olsun.. Bugün abartmamaya çalışarak bir konuya değinmek istiyorum: Tembellik. Tembellik: Tembel olma durumu, tembelce davranma, çalışmayı, iş görmeyi sevmeme, çaba göstermekten, sıkıntıya katlanmaktan kaçma manaları için kullanılır.
Benim değinmek istediğim tembellik ilmî alandaki tembellik..
Hep yakınırız değil mi, ‚ah.. avrupalılar neler yapıyorlar, neleri keşfediyorlar, bizler ise nerelerdeyiz..!’ diye. Tabi.. doğru bir tespit, Avrupa nerde biz müslümanlar nerdeyiz.. Nobel ödüllerine bakarsak sonuç olarak müslüman dünyasının ilmî bir karanlıkta olduğunu söylemek pekte yanlış olmaz zannımca.
Madem yakınıyoruz geri kalmışlığımızdan, cehaletimizden, o zaman çoğu müslümanın yaptığı gibi suçu her defasında ya israil yada amerikanlarin üzerine atacağımıza, bir kere olsun kendimize bakalım..
Geri kalmışlığımızın büyük çapta kendi tembelliğimizle alakalı olduğunu görmeliyiz. Bir konu hakkında bir bilgi mi edinmeliyiz? Ne yaparız..? Ya kulaktan dolma bilgi ile yetiniriz, ya da hiç ilgilenmeyiz… ‚yaa şimdi kim okuyacak?’ deriz sonra..
Hayatımda ne yazık ki, hayatında bir kitap bile okumadığını övüne övüne söyleyen çok insan ile tanıştım.. hatta bu insanlardan bazıları dindar insanlar. Biraz düşününce ne kadar mantıksız bir övünme olduğunu görebiliriz: ‚İlim Çinde bile olsa gidip edinin’ hadisinden nasibini alamamış olmak çok üzücü. Bunun anlamı, ne kadar uzak ve zor bile olsa ilim edinmemiz gerektiğidir.
„Oku O yaratan Rabbinin adıyla! Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.“ (Alak – 1/3)
Google diye bir araç var bilmem hiç duydunuz mu bu aracı.. tabii ki duydunuz. Bu aracın önemi nedir? İlim bulmak, okumak değil mi..? Ama gazetelerdeki verilen bilgiye göre geçen senelerde en çok aranan kelimeler ya bazı mankenlerin yaşadıkları, ya futbol haberleri, ya müzikçilerin hayatları yada başka pek değeri bulunmayan bilgiler hakkındaydı.
Müslüman bilgiyi edinmeli, bilmiyorsa susmalı ve sadece ‚bende biliyorum’ iddiasına kapılarak uydurmamalı.
Dünyada olup biten bazı olaylar, tarih, aile eğitimi, fen bilimleri ve nihayet dinî bilimleri hakkında ilim edinmek, insanı değerli kılar ve güvenilir kılar.
Bir konuşmada bir şey iddia ettikten sonra ‚bunu nerden biliyorsun’ sorusu gelince bir kaynağımız olsun.. ‚şurda okumuştum, bu araştırmacı söylemişti, kendim araştırdım’ diyebilmeliyiz.
Kastettiğim tembellik bu işte. İlim uğruna bir saniyenin bile feda edilmemesi.. günde bir sayfa bile okunmaması.. İşte bu tembellik insanı gitgide cehalete sürükler. Biz müslümanlar böyle olmayalım. Elimizden geldiği kadar okuyalım. Hem akademik anlamda (okul, üniversite), hem kendi kendine ilim edinmek anlamında. Bir baba, bir anne günde en azından 10-20 dakka çocuğuna ayıramıyorda, aliye’ye, maç skorlarına ve başka önemsiz işlere 5 saat ayırıyorsa (ki, bu 5 saat çok gerçekçi bir rakam!) bu çocuk nasıl gelişsin? Bu çocuk kitap okumaya nasıl alışsın?? „Oku O yaratan Rabbinin adıyla! Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.“ (Alak – 1/3) Tabii ki alışamaz, ondan sonrada şöyle bir durum ortaya çıkar:
- Türkiyedeki gençlerin 90%ı sürekli olarak kitap okumuyor - İnsanların 95%i sürekli TV izliyor. - Yetişkinlerin 0,1%i (BİNDE BİRİ) sürekli kitap okuyor.
Almanya ile karşılaştıralım:
- Almanyada her dördüncü insanın evinde (25%!) 200-500 kitap bulunuyor. - Almanların 9%u hiç kitap okumuyor - 36%sı arada sırada kitap okuyor - 21%i sürekli kitap okuyor (Türkiyede 0,1%!!)
„Oku O yaratan Rabbinin adıyla! Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.“ (Alak – 1/3)
Tabi.. şimdi bazı okuyanlar ‚ya sen niye hep kötü taraflarımızı gösteriyorsun’ gibi düşünceler sarfedebilir.. Benim burda göstermek istediğim şey, müslüman toplumumuzda ilmin ne kadar değerinin bulunduğudur (veya bulunmadığıdır).. Toplumumuzun ne kadar güzel yanlarının bulunduğunu bende biliyorum. Ama iyi taraflarımızı devam ettirip geri kalmış taraflarımızı düzeltmemiz lazim… Tembellik yapmadan.
Bir kaç ayet ve hadis ile destekleyim dediklerimizi:
„Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür.“ (Zümer – 9) „Oku O yaratan Rabbinin adıyla! Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.“ (Alak – 1/3)
„Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman edenler, namazı kılanlar, zekâtı verenler… var ya…“ (Nisa – 162)
„Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını pek iyi bilendir.“ (Yunus – 62)
Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
Lütfen, bu yazdıklarımız okumuş olduğumuz ‚başka bir makale’ olmasın, bu okuduklarımızı tatbik edelim ve müslümanların ilim sahibi olan insanlar olduğunu gösterelim, topluma faydalı olalım.. Müslüman olmayanlar bakınca bize, ‚vay be ne kadarda ilim sahibi bir müslümanmış’ diyebilsin… Oku, araştır ey din kardeşim! Selametle 9月2日 "İslam kadınının değeri üzerine"dizisiDeğerli kardeşlerim, bu makalemizde, İslam kadınının dinimizdeki asıl hakları, asıl değeri hakkinda bir kac misaller hazırlamak/derlemek istiyorum… Ne yazık ki bazı çevrelerde, kadının daha asağılık bir varlık olduğuna dair, kadının kocasına bir köle gibi itaat etmesi gerektiğine dair, aksi takdirde meleklerin lanetine uğrayacağina dair yaygın görüş ve yanlış anlaşılmış hadisler vardır.. Bizim bu makale ile hedeflediğimiz gaye, müslüman hanımlara dinimizde kendi konumlarını ve haklarını öğrenme konusunda sağlıklı ve aydınlatıcı bir yol göstermektir... Makalemize Müminlerin annesi, Hz. Âişe ile başlıyoruz.. onun çabaları bize, İslam’ın ilk doğduğu zamanda bile, kadınların gerek siyasî gerek ilmî hayatta son derece önemli roller aldığını gösteriyor. Kaynağımız şahsen kalpten saygı gösterdiğim bir alim olan Prof. Dr. Mehmed Said Hatiboğlu’dur. Allah ondan razı olsun. Fikirleriniz, ekleyeceğiniz görüşler veya başka bir yorumunuz olursa (özellikle müslüman hanımlar) lütfen çekinmeyin.
Hz. Âişe’nin Girişimleri
Hz. Âişe’nin dinî tenkidleri başlıca iki sahada olmuştur:
Aşağıda her iki sınıfa aid birkaç misal vereceğiz:
1. Hadis Sâhasındaki Tenkidleri
Başta Muvatta [1], Buhârî[2], Muslim[3] olmak üzere, belli başlı bütün hadîs kitablarının küçük farklarla kaydettikleri bir hadîs vardır:
“Ölü yakınlarının kendisine ağlaması yüzünden azaba uğratılır”. Hz. Peygamber’in bu kelamı ne zaman, nerede ve hangi manada irad ettikleri ve ölünün azab çekmesinin sebebleri üzerinde her biri bir hadise dayanan pek çok görüş ve te’viller ileri sürülmüştür. Hadîsin zahirî mânâsını kabul edenler arasında Hz. Ömer ve oğlunun da bulunduğunu kendisine naklettikleri zaman Hz. Âişe keyfiyeti şu şekilde vuzuha kavuşturmuştur:
Siz, yalan söylemez, yalanla itham da edilmemiş iki zattan hadîs rivayet ediyorsunuz, fakat kulak hata yapabilir… Hz. Peygamber, bir Yahudinin mezarı yakınından geçmişti, yakınları baş tarafına oturmuş ağlaşıyorlardı. Bunun üzerine: “Bunlar ağlayıp duruyor; halbuki, o kabrinde azab çekmekte” buyurmuşlardır… Size bu hususta Kur’an’ın rehberliği yeter: Kimse kimsenin günahını çekmez.[4]
Bu Yahudinin azab çekmesinin sebepleri arasında, hayatta iken işlediği günahları veya arkasından matem tutulması gibi münker bir şeyi vasiyet etmiş olması gösterilmektedir.[5] İmam Muhammed’in bildirdiğine gore, İmam-I Azam Ebû Hanîfe (80-150/699-767) Hz. Âişe’nin görüşündedir.[6] Keza İmam-ı Şâfi’î (150-204/767-820) aynı kanaatte oluşunu şu şekilde açıklıyor:
Hz. Âişe’nin rivayeti, Kitab ve Sünnet’in delaletiyle sahih görünüyor. Kitab’daki deliller şu ayetlerdir: “Kimse kimsenin günahını çekmez”[7]; “Kişiye ancak yaptığı şey verilecektir”[8]; “Kim zerre kadar iyilik yaparsa onu görür, kim zerre kadar kötülük yaparsa onu görür”[9]; “Herkes yaptığını bulacak”[10]. Sünnet’ten deglile gelince: Hz. Peygamber, bir adama: “Şu yanındaki senin oğlun mu?” diye sordu. O zât “evet deyince: “Bak!” dedi, “ne o senin işleyeceğin cinayetten mesuldür, ne de sen onunkinden.” Böylece Hz. Peygamber tıpkı Cenab-I Hak gibi bildiriryor ki, nasıl bir kimse kendi yaptığını, başkasının lehine veya aleyhine yazdıramazsa, öylece herkes de, işlediği cinayetten bizzat mesuldür…[11]
Hz. Âişe’yi destekleyen hadisler arasında Zerkeşi (ö: 794/1392), bazı Müslüman mevtaya Hz. Peygamber’in ağlamış olduğunu ve ağlayanlara da mâni olmadığını bildiren rivayetleri göstermekte, alemlere rahmet olması hasebiyle, Peygamber Aleyhisselam’ın onların azabına sebeb olacak bir şeyi yapmasının muhal olduğunu söylemektedir[12]. Hz. Âişe’nin görüşüne katılmayanlar da vardır; İbn Kuteybe (ö. 276/889) gibi…[13]
Hemen bütün cemiyetlerde ve devirlerde, birtakım şeyleri, bazı günleri, yerleri veya şahısları uğursuz addetme vakıasının mevcud bulunduğunu biliyoruz. Bundan tabiatıyla Arab cemiyeti de haric kalacak değildir. Mesela bir Müslüman Hz. Peygamber’e haric gelmiş ve: “Ya Rasulallah, biz bir önceki evimizdeyken, sayımız fazla, malımız fazla idi, şimdikine geçtik, saımız azaldı, malımız azaldı” şeklinde şikayette bulunarak[14], taşındığı yeni evinin netameli çiktığını ileri sürmüş, bunun çaresini istemiştir. Cahiliyye devrinden arta kalan bu çeşitten iddia ve tatbikatın izalesinde Hz. Âişe en büyük hizmeti görenlerdendir. Mesela Şevval ayında (iki bayram arası) evlenmenin uğursuzluk getireceği inancını devam ettirenlere, Peygamber’in tatbikatını misal göstererek karşı çıkan odur.[15] Hz. Peygamber’in bu yoldaki irşadlarından bazılarının, her Müslüman tarafıdan aynı şekilde kavranamadığı zamanlar da oluyor ve münevver Müslümanlar arasında dahi fkrî ihtilaflar vücud buluyordu. Aşağıda Müminlerin annesinin böyle bir meseleyi nasıl hallediyor olduğunu göreceğiz: Birkaç Sahabeden şu mealde bir hadîs rivayet edilir:
الشؤم في الدار و الر أة و الفر س
„Uğursuzluk evde, kadında ve attadır“.[16]
Bu ibare: „Şayet uğursuzluk diye bir şey olsaydı, bu sayılanlardan olurdu“ şeklinde de aynı kaynaklarda verildiği için, gerçeğin tesbiti, ancak Hz. Âişe’nin tavzihiyle mümkin olmuştur. Şöyle ki: „Benû Âmir kabilesinden iki zât, Hz. Âişe’nin huzuruna varıp, Ebû Hureyre’nin Hz. Peygamber’den yukarıdaki şekilde rivayet etmekte olduğunu haber verirler.[17] Hz. Âişe bunu duyunca fevkalâde sinirlenmiş ve Kur’an üzerine yemin ederek şöyle demistir:
„Bu söz, Peygamber’in kendi sözü değildir, sadece, Cahilliye devri adamlarının böyle söylüyor olduklarını hikaye etmiştir.“
Bahis konusu hadîs, ileriki asırlarda dahi pek çok ihtilaf ve te’villere mevzu teşkil etmiştir. Hz. Âşe’nin Ebû Hureyre’ye müteveccih bu reddiyesini kabul etmeyenler arasında, mesela İbnu’l-Cevzî, Kastallânî ve İbn Hacer vardır. Dayandıkları nokta, adı geçen hadîsin isnadlar bakımiından sağlam, başka Sahabilerden de aynı şekilde rivayet ediliyor olmasıdır. Meseleyi Kur’an zihniyetiyle mütalaa edenler ise, Hz. Âişe’nin görüşüne katılıyorlar: Şafii âlimlerinden Alî ibn Abdilkâfî es-Subkî (683-756/1284-1355), „Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar bulunabilir…“[18] mealindeki ayet muvacehesinde, uğursuzluğun, belki düşmanlık ve fitne kaynağı olan kadınlardan gelebileceğini, yoksa hükmün hepsine teşmil edilemeyeceğini belirttikten sonra şöyle demektedir:
…Bu hiçbir âlimin söyleyeceği şey değildir. Kim böyle derse, cahilin tekidir. Yağmurun yağmasını yıldızlara bağlayan kimseye kafir gören Cenab-ı Hak[19], herhangi bir kötülüğü, hiçbir dahli yokken, kadına yamayan kimseye ne demez![20]
Buraya kadar kaydettiğimiz istidraklerinde Hz. Âişe’nin, yanlış anlaşılmış hadîsleri nasıl asli yerlerine koyuyor olduğunu görmüş bulunuyoruz. Birdaha ki makalemizde de, muasırlarınca verilmiş bazı dinî fetvalardan yanlış gördüklerini düzeltiş tarzına dair birkaç misal vereceğiz. Şimdiden gördüğümüz gibi, bir kadın din sahasında ne kadar itibar kazanabiliyor ve bize yol gösterebiliyor.. Devam edebilmek ümidiyle. Selametle kalın…
[1] I. 234, r.37. [2] II. 80-81. [3] II. 638-644. [4] 35. Fatır, 18. [5] Bkz. Aynî, IV. 86, Askalânî, III. 97; Kastallânî, II. 383… [6] Muvatta’- Şeybanî, 113, r. 320. [7] 6 En’âm. 164; 17. İsrâ, 15; 35. Fâtır, 18; 39. Zumer, 7; 53. Necm, 38. [8] 53. Necm, 39. [9] 99. Zilzâl, 7-8. [10] 20. Tâhâ, 15. [11] Beyhakî, IV. 73 [12] Beyhakî, IV, 73 [13] İcâbe, s. 112-112 [14] Te’vil, s. 316 [15] Aynî, VI. 601. [16] Muvatta’, 972; Buhârî, III. 217; VI. 124; VII. 31; Muslim, r. 2225; Ahzevî, VIII. 110-114; Ebû Dâvûd, II. 342-345; Nesâ’î, VI. 220; Aynî, VI. 599-602; IX. 380; X. 213; Askalânî, VI. 39; IX. 108; X. 189; Kastallânî, V. 70 [17] Musned, VI. 246 [18] 64. Teğabûn, 14 [19] Âlimimizin işaret ettiği hadîs için bkz. el-Mu’cemu’l-mufehres, VI. 239, str. 29. [20] Zurkânî, IV. 217; Askalânî, IX. 108 7月3日 Elif Be (Elifbe)Elif Be arayanlar icin pratik bir tablo.. arapca alfabe yani. Insallah arayanlarin isine yarar. Program arayanlar soldaki listeye baksinlar, yada burdaki linkten indirsinler programi:
Selametle kalin
6月28日 Bilincli namaz..."Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler" (Mu'minûn - 2)
Namazda husu icinde bulunmak, Allah tarafindan istenen bir durumdur.. Günün 5 vaktinde, Allah'in huzurunda duran ve O'na direk ibadet eden bir müslüman icin ayette gördügümüz gibi husu konusu cok dikkat gerektiren bir husustur..
Peki husu icinde namaz kilmak icin ne gerekir..?
Cesitli kitaplarda önerildigi gibi, ve tecrübelerimizden de bildigimiz gibi, okudugumuzu anlamak cok etkili bir yöntemdir...
Namazda yapilan bas fiiller nelerdir? Hadiste buyruldugu gibi, 'namaz tesbih, tekbir ve Kur'ân okumaktan ibarettir.'.
Tesbihler ve anlamlari:
Allahu ekber: Allah en büyüktür
Semi' Allahu limen hamide: Allah kendisine edilen hamd'i duyar
Rabbena ve lekel hamd: Allahım, hamd (sükür) yalniz Sanadir
Subhane rabbiyel a'la/azîm: Yüce Rabbimi her türlü noksan sifatlardan tenzih ederim
Bunlardan sonra.. Söyledigimiz ayetlerin ve dualarin anlamlarini bilmemiz lazim...
Cogunlukle okunan ve halkimizda "namaz sureleri" diye gecen, Fil suresinden Nas suresine kadar okunan sureler, ve baskalarinin anlamlari her yerde bulunabilir.. mesela burda:
('Namaz sureleri' en asagida 105-114)
Bundan sonra 'Et tahhiyatu', 'Allahumme salli/barik' ve 'Rabbene atina/firlî..' dualari geliyor..
Ettahiyyatu:
Okunusu: Ettehiyyâtu lillâhi vesselevâtu vetteyyibâtu esselâmu aleyke eyyuhennebiyyu ve rahmetullâhi ve berekâtuhu esselâmu aleynâ ve alâ ibadillâhis-sâlihîn. Eşhedu enla ilâhe illâllâh ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve Resûluh.
Anlami: Dille, vücutla ve malla yapilan ibadetlerin hepsi Allah icindir. Ey nebi selâm ve Allah'in rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun. Allah'in selâmi bizim üzerimize ve Allahin salih kullari üzerine olsun. Ben sehadet ederim ki Allah'tan baska ilah yoktur ve sehadet ederim ki Muhammed onun kulu ve resûludur.
Allahumme Salli/Barik:
Okunusu: Allâhümme salli (barik) alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin kemâ salleyte (barikte) alâ ibrahîme ve alâ âli ibrahîme. İnneke hamidun mecid. Anlami:
Allah'im efendimiz Hazret-i Muhammed'in (s.a.v.) sanini yücelt (bereket ver). Muhammed'in âlinin de yücelt. Hazret-i İbrahim'in kendisine ve Hazret-i İbrahim'in âline verdigi seref (bereket) gibi.
Rabbena atina:
Okunusu:
Rabbenâ atinâ fiddünya haseneten ve fil âhireti haseneten ve gina azâbennâr Rabbenagfirli ve livalideyye ve lilmiminîne yevme yegumûl hisâb
Anlami: Rabbimiz, bize hem dünyada iyilik ver, hem ahirette iyilik ver, ve bizi ates(cehennem) azabindan koru. Rabbimiz, hesap gününde beni, ana-babami ve bütün müminleri bagisla.
Son madde olarak konumuzla alakasi olan bir hadis...
"Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"Ne oluyor bu insanlara ki, kendilerine Allahın kitabı okunuyor da, ne okunduğunu bilmiyorlar, okunmayıp terk edilenin de farkında olamıyorlar! işte tıpkı bunun gibi, kendilerine peygamber gönderilen eski toplumların kalblerinden Allahın azameti çıkartıldı, yalnız bedenleri hazır bulundu da, kalbleri başka yerlerde dolaştı. Şurası kesindir ki, kalbi bedeniyle birlikte hazır bulunmadıkça, Allah kulun amelini kabul etmez!" Mâlik radıyallahu anh. Rezîn. Nice husu icinde namaz kilinmasi dilegiyle..
Selametle kalin 6月23日 Mevlana'dan..
5月29日 Sıla-i Rahim ve önemiSıla-i Rahim ve önemi
"Allah'tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının" (Nisa, 1)
Değerli kardeşlerim. Bu gün yine umursamadığımız ama büyük bir önem taşıyan bir konuya değinmek istiyorum.
Sıla-i Rahim, islamî bir terim olup, akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma anlamlarını taşır. (Şamil İA)
Toplumsal düzen, kişisel mutluluk, dayanışma ve aîlevi sorunların çözümü gibi dinimizin öngördüğü ve hedeflediği bir faaliyet olduğundan Allah ve Resulu çoğu yerde önemini vurgulamışlardır. Ayet ve hadislerde geçen "rahim" (akraba) sözünün hangi derecede akrabaları içine aldığı hususunda farklı görüşler vardır. Bazılarına göre kendileriyle evlenilmesi haram olanlar; bazılarına göre vârisler akraba sayılır. Bazı âlimler de, mahrem olsun olmasın, kişinin bütün yakınları akraba (rahim) dir demişlerdir. Bu son görüş, toplumsal yardımlaşma bakımından daha kapsamlıdır. Ayetlerden ve hadislerden anladığımıza göre, Sıla-i rahmin birkaç derecesi vardır. En aşağı derecesi akrabalarımıza karşı tatlı sözlü, güler yüzlü olmak; karşılaştığımızda selâmlaşmayı, hal hâtır sormayı ihmâl etmemek; dâima kendileri hakkında iyi şeyler düşünmek ve hayır dilemektir. İkinci derece de ziyâretlerine gitmek ve çeşitli konularda yardımlarına koşmaktır. Bunlar daha çok bedenî hizmetlerdir. Özellikle yaşlıları zaman zaman yoklayarak, yapılacak işleri varsa onları takib etmek kendilerini sevindirecektir. Sıla-i rahmin üçüncü ve en önemli derecesi akrabalara malî yardım ve destek sağlamaktır. (Buharî, İlim, 37; Müslim, İmam, 74-77; Tirmizi, Zekât, 26). Akrabalara iyi davranmamızı tavsiye eden ayet ve hadisleri şöyle sıralayabiliriz: Ayetler:
"Allah'tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının" (Nisa, 1)
„Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin.“ (Nisa, 36)
Hadisler: "İyiliğe benzeri ile karşılık veren kişi, tam anlamıyla akrabasını görüp gözetmiş olmaz. Hakiki sıla, kişinin kendisi ile ilgiyi kesenleri görüp gözetmesidir" (Buharî, Edeb, 15). "Akrabalık, Arş'ta asılıdır. Der ki: 'Beni gözeteni Allah gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin’” (Müslim, Birr ve Sıla, 17)
Aynı anda sıla-i rahim kendi çıkarlarımız için de faydalı bir davranıştır!:
"Her kim rızkının bol olmasını ve ecelinin gecikmesini istiyorsa akrabasını görüp gözetsin" (Buhari, Edeb, 12); Yine çok anlamlı bir hadis:
Ebû Hureyre naklediyor. Adamın biri Efendimize gelerek:
"Eğer dediğin gibi ise, onların âhireti kötü. Bu haline devam ettikçe, onlara karşı Allah daima seninle birlikte olacaktır" buyurdu. (Müslim, Birr, 22)
Selametle kalin.. 5月18日 Über Bescheidenheit im Islam...
Imam Malik betrat eines Tages nach Assr die Mosche. Er ging in der Masdschid An Nabawi bis ganz nach vorne und setzte sich hin. Der Gesandte Allahs (sallallahu aleyhi wa sallam) befahl, dass jeder, der eine Moschee betritt, sich erst hinsetzen solle, wenn er zwei Rak`ah gebetet hat. Dies als eine Begrüßung der Moschee. Imam Malik hatte jedoch die Meinung, dass das Verbot des Gesandten Allahs (sallallahu aleyhi wa sallam), nach Assr zu beten, Vorrang hatte. Und daher brachte er seinen Schülern bei, das Begrüßungsgebet nicht zu verrichten, wenn sie zwischen Asr und Maghrib die Moschee betreten. In diesem Moment setzte Imam Malik sich hin. Ein kleiner Junge sah wie er sich hinsetzte, ohne die zwei Rak`ah Tahiyyatul Masdschid zu verrichten. Der kleine Junge sprach verachtend: „Steh auf und bete zwei Rak`ah!“ Imam Malik stand pflichtbewusst wieder auf und begann, die zwei Rak`ah zu beten. Die Schüler saßen fassungslos da: Was spielt sich hier ab? Hat Imam Malik seine Meinung etwa geändert? Nachdem er sein Gebet vervollständigt hatte, strömten die Schüler um ihn herum und befragten ihn bezüglich seiner Handlung. Imam Malik sagte: „Weder hat sich meine Meinung geändert, noch bin ich zu dem zurückgekehrt, was ich euch vorher gelehrt hatte. Ich habe nur befürchtet, dass wenn ich die zwei Rak`ah nicht verrichtet hätte – wie der kleine Junge befohlen hat – Allah mich zu jenen der folgenden Ayah gezählt hätte…
„Und wenn zu ihnen gesprochen wird: "Beugt euch!", beugen sie sich nicht.“ [QS. 77:48]
tja... das ist eben eine der Gründe warum er grad Imam Malik ist und wir.. nur wir.. 5月12日 Ebu Hanife'den Allah'in varligina dair aklî bir kanit...
Ebû Hanife'nin dehrîler (ahireti inkar edip sadece bu dünyanın var olduğuna inananlar) ile yaptıgı bir münakaşadan...:
Ebu Hanife: Bir adam size gelse de şöyle bîr şey anlatsa: Denizin ortasında bir fırtına koptu, dalgalar ve rüzgâr çarpışırken birdenbire içi çeşitli mallarla dolu bir gemi meydana geliverdi. Kuvvetli fırtınaya rağmen bu gemi kaptansız ve tayfasız kendi kendine istikametini bulup hareket ediyor; dese buna ne dersiniz. Akıl bunu kabul eder mi? Dehrîler: Hayır, dediler, Böyle şey olmaz. Bu akim kabul etmeyeceği ve havsalanın almayacağı bir şeydir. Ebû Hanife: Mademki öyledir. Denizde bir geminin kendi kendine olu-vereceğini ve kaptansız yüzeceğini kabul etmiyorsunuz. Şu sonsuz âlemler, en ince nizam üzere kurulmuş bu dünya, içindeki akıllara hayret verici varlıkları ve olaylariyla kendi kendine nasıl oluverir, bunların bir yaratıcısı, bir sahibi yok mudur?
Dehrîler: ........
Kaynak: Muhammed Ebû Zehra - Ebû Hanife 4月29日 Kabe Imamlari...Selamun aleykum. Bakiyorum kim girmis siteye diye, bazilari google de "Kabe Imamlari" diye yazmis öyle geliyor. Cok taninmis iki imamin biyografisini yükleyim. (Listelerde veya burda okuyuslarini mp3 olarak bulabilirsiniz)
Şeyh Abdurrahman es-Sudeys
Şeyh Sudais 1382’de (Miladi: 1962/3) Riyad’da doğdu. 12 yaşında iken Şeyh Abdurrahman al Faryan’ın imamlık yaptığı camide hafız oldu. Öğretmenlerinin arasinda Şeyh Muhammed Ali Hussan, Şeyh Muhammed Abdul Majid Zakir ve başka ünlü alimlerde vardır.
Şeyh Abdurrahman Riyad’da büyüdü ve `Mathna bin Hartha` ilk okulu ve Scientific Academy of Riyad’a (Riyad Fen Akademisi) gitti. Ordada Şeyh Abdullah Munaif ve Şeyh Abdullah bin Abdurrahman al Tawayjari gibi alimlerden ders aldı.
Dr. Abdurrahman bu Akademiden 1389 (1969) yılında takdir ile mezun olup “Şeriat Koleji“ne devam etti. Burada ders aldığı alimlerin arasında şu alimler vardır :
Şeyh Saleh Ali Nasir (Rahimullah) Buradan sonra Şeyh al Allam Abdul Razzaq Afifi camisinin İmam-Hatibi oldu ve ayrıca Imam al Dawa Al Almy akademisinde ders vermeye başladı. 1404 (1984) senesinde Mekke Mescid-i Haram’ın (Kabe’nin) İmam-Hatibi oldu. İlk olarak 22 Şaban 1404 (24.05.1984)’de sabah namazını kıldırdı. İlk hutbesini 15 Ramazan 1404’de (15.06.1984)’de verdi. Aynı yılda Dr. Abdurrahman Imam Muhammed Bin Saud üniversitesinin Şeriat akademisinde mastırını takdir ile bitirdi. 1416’da (1996) Mekke’nin Ümmül Kura üniversitesinde asistan olarak görev aldi ve yine takdir ile doktorasını bitirdi. Buradan sonra Ümmül Kura üniversitesinde Ögretim görevlisi olarak görev aldi ve hala orda devam ediyor. Şeyh Suud ibn-i Ibrahîm Eş-Şureym
Suud bin İbrahîm Muhammed âli Şureym (Shuraim). 1386’da Riyad da dogdu. ‘Areen okullarinda ilk okulunu, sonra orta okulu sonrada Kuzey Yermük’de liseyi bitirdi.
Liseden 1404 senesinde mezun olup ardindan Riyad’da ki Imam Muhammed bin Suud Islamic University’de Akide Modern Mezhep ayriligi ve Din usulu dallarina girdi. 1409 senesinde mezun oldu, “ğalî lil kaza” enstitüsüne gitti ve 1413’de mastirini aldi.
Aralarinda Şeyh Abdulaziz bin Abdullah bin Baz, Şeyh Abdullah el-Cibrîn ve baslakarinin bulundugu cesitli Şeyh’lerden bizzat ders aldi.
1404 senesinde Ğalî lil kaza enstitüsünde ögretmenlige basladi. 1412 senesinde Kabe İmami Hatibi (Mescid-i Haram) oldu. 1413 senesinde kutsal sehir Mekke’nin Büyük Divaninda hakim oldu.
1416 senesinde doktora yazmak icin bu isleri birakti ve Mekke’de ki Ümmül Kura Üniversitesinde doktor ünvanini aldi. 1414de kendisine Mescid-i Haram’da ögretici görevi verildi. 4月25日 Matrix?! Eine Kopie...Glaubt man nicht auch im Schlaf fest an die Richtigkeit dessen, was man im Traume sieht, bis das Erwachen die Nichtigkeit der Traumgebilde erweist? Wäre nicht ein Zustand denkbar, der sich zu unserem Wachsein so verhielte wie das Wachsein zum Traum, so dass unser Wachsein im Verhätnis zu ihm nur ein Traum wäre? Vielleicht war jener Zustand der Sufis, von dem sie behaupteten, dass sie darin Dinge sähen, die nicht mit den rational erfassbaren Dingen übereinstimmten, eben dieser Zustand des wahren Wachseins? Oder war vielleicht der Tod der Augenblick des eigentlichen Erwachens und dieses irdische Leben nichts als ein trügerischer Traum? Hiess es doch in der Überlieferung vom Propheten: "Die Menschen schlafen, und wenn sie sterben, so erwachen sie! |
|
|